Bugun...


Muzaffer Yüksel Kaya


facebook-paylas







LÖPÇÜ
Tarih: 10-06-2021 07:55:00 Güncelleme: 10-06-2021 07:55:00


Sayın okur,

Son günlerde iyice takıldım bu yurdum insanına. Hepsi beni mi buluyor, yoksa benim kadersizliğimden bu tipler, bu tosunlar bana mı denk geliyor, anlayamadım? Veya bu üretmeden yiyen, durmadan kaytaran, insanlık, uygarlık imecesinde taşıdığı bir yumurtayı da kıran asalaklara karşı duyarlılığım mı arttı?

İki gün önce devlet hastanelerimizin birine gittim. İlgili doktor, hikâyemi dinleyip, elle muayenesini yaptıktan sonra, laboratuvara yönlendirdi. Kan alma ünitesinde kayıt işlemiyle birlikte, kan örneği alan sağlık teknisyeninin işini kolaylaştırmak için yeteri kadar tüp veriyorlar. Bir de otomatik makineden sıra numarası. Tüplerini ve sıra numarasını eline alan hasta salona yeteri kadar monte edilmiş sabit sandalyelere oturuyor. Sıra numaranı takip etmek içinde, duvarda kocaman bir dijital ekran var. Hiç kaosa, karışıklığa neden olacak bir durum yok görünürde.

Ama sorun bu dakikadan sonra başlıyor. Bizim Allah’tan vergili, zengin devletimiz bu üniteye bir güvenlik memuru atamış. Askerliğini, komando olarak yapmış, doğarken bile annesini ve ebesini sanırım hayli üzüp uğraştırmış, çocukluğunun toraman tiplerden olduğu şüphe götürmeyen bir babayiğit bu. İki çimento torbasından ağır, hör iplikten ıstarlarda dokunmuş un çuvalı kadar kalın, saçları ile kaşları arasında tüysüz bir alından yoksun, bir çeşit bıyıklı, yengeç yürüyüşlü poposunun bir tarafında çelik kelepçe, bir tarafında lastik cop takılı bir zebella işte…

Sıra numaraları dijital ekrana yansıdığı/yansıta bilindiği halde; bu bulunmaz eleman, genel tuvaletlerin, merkez camilerinin ibrikçi başı gibi; sıra numaralarını yazan kuponları kontrol ederek teke, tek topluyor. Yani kan alma odasındaki dört sandalye boşalınca; bu atasına binlerce kez rahmet olasıca yiğit, kan verecekleri içeri alma şefaatinde bulunuyor. Örneğin; paravanın arkasındaki sandalyeler boşalınca büyük bir ciddiyetle, “232, 233, 234, 235” narasıyla, sırada olanların fişlerini alarak sürekliliği yani bant üretimi sağlıyor. Memleket için ne faydalı işlerin yapılabileceğini gör işte!

Bu kadarla kalsak; âlâ! Ama aksilik bu ya; bazı hastaların damar yoluna hemen ulaşamayınca kan alan teknisyenler; afakanlar basıyor bu bulunmaz elamanı. Paravanın arkasındakiler duyacak ve salonda sırasını bekleyen herkesi, istinasız kendine baktıracak şiddette, kocaman kaşlı yüzüğü ile kayıt tezgâhının ahşap döşemesine; dannn/çaaat, dann/çaaat, daan/ çaaatt vuruyor.

Bir iki vuruştan sonra; salavatla sokulup yanına, o kepçe kulaklarına fısıltı ile sordum. -Bir sıkıntı mı var delikanlı?

-Önemli değil ağabey. Bir sıkıntı yok.

-Peki, neden vuruyorsun o zaman bu tezgâha?

-Canım sıkılıyor.

-Neden, neye sıkılıyor canın?

-Ağabey, işin özü biz burada çok yoruluyoruz. Bu yorgunluk ta biraz gerginliğe neden oluyor. Demez mi?

Dilim boğazıma aktı. Aslanım, yerden göğe kadar haklıydı! Öyle bir beden, öyle bir beyin bu kadar yıpratılıp, bu denli hor kullanılır mıydı? Çocuğun içinde bulunduğu içler acısı durumun, Soma ocaklarında maden kazmadan, Kazlı Çeşme’de ham deri yıkamaktan, Pendik Tersanelerinde üzerinde nokta kadar kaldığı dev şileplere kaynak yapmaktan ne farkı vardı?

İyi ki tansiyonumu ölçmeyeceklerdi! Kesin olarak 19/ 20 basıncı geçmişti. Sessizce oturdum yerime. Bu çalışkan ve erdemli milleti kim böyle yalaka etti, kim yozlaştırdı diye düşünmeden edemedim.

Ama bu olay eski ve güzel bir hikâyeyi hatırlamama sebep oldu.

Lüpçü’nün başına gelenler aşağı satırlarda.

Elbistan Ovası’nın ortasından, hançer yemiş bir yürekten fışkıran kan gibi saçaklanarak çıkan Ceyhan, Torosları aşmak için çok zor yollardan geçer. Yılan gibi kıvrılır, sülükler gibi yapışır Balk’ın Berke’nin kayalıklarına. Şişer, bunalır bu yalçınlıklarda. Amansız bir takiptedir, acelesi vardır. Koyak arar, tünel açar, sıkışırsa pasta dilimi gibi keser de granitleri, yol arar Andırın Ovasına süzülmeye. Bir moladır Andırın düzünde akış. Bir dinlenme, bir durulma, bir nefeslenmedir. Bir de Karatepe kıstağını aşıp; geride bırakırsa Castabala’yla, Asitivatas’ın Fırtına Tanrı’sını ve O’nun koruyucusu Aslantaşları; değme keyfine kalan. Bundan sonra telaş arkasında, her zaman bayramlığını giymiş Çukurova’nın temaşası önündedir. Cepkenleri el eden efe gibi başı dik, utangaç bir genç kız gibi tek tek atar adımlarını. Sonra da ver elini Akdeniz, bekle geliyorum okyanus.

İşte Ceyhan’ın düze inip, serilip, dinginleştiği Andırın Ovası’nın Düldül eteklerindeki köylerden birinde askere gitme zamanı gelmiş bir delikanlının. Bu köyün hangi geçede olduğu net olarak bilinmemekle birlikte; tarif edilen koordinatlara bakılırsa; bu köy Dırdıbıtlı olabilir. Ya da O’nun tam karşısındaki Pirsultanlı. Veya Köleli. O da değilse Kuşçu. Belki de Yeşildereli bir delikanlı bu.

İlk yoklama için tertipleriyle birlikte düğüne gider gibi gider askerlik şubesine. Ağırlık, beden ölçüleri, sağlık kontrolü, kimlik tespiti yapıldıktan sonra yazıcı tarafından asker adayına mesleği sorulunca, tereddüt etmeden, şak diye “Lüpcüyüm komutanım” der. Yazıcı onbaşı bu bahsedilen mesleği ilk defa duymuştur. Ama pırıl pırıl tıraşı, gururla giydiği elbiseler, Ortaokul mezunu ve batının o ünlü kasabasının çocuğu olmanın kibri; “Bu lüpcülük nasıl bir iştir. Ne yapar ne üretir” diye sormasına engeldir. Adayla mülakatını bitirip dosyayı atar. “Ben bilemedim ama üstlerim mutlaka bilirler. Demek böyle de bir meslek varmış” düşüncesiyle rahatlar.

Birkaç gün sonra adayların dosyalarını inceleyen muvazzaf subay askerlik şube başkanı, bizim adayın meslek hanesinde “lüpcü” beyanını görünce irkilir. “Bu da ne demektir? Çiftçi değil, çoban değil. Dülger değil, demirci değil. Berber değil, boyacı değil… Nedir bu lüpcülük? Eğitimli bir meslek de olamaz. Çünkü aday üçüncü sınıfa kadar okula devam edebilmiş, ancak bir okuryazar. Belki yazıcı onbaşı kayıt anında bu çocuğun mesleği hakkında bilgilenmiştir ama O’na da soramam. Ortaokul mezunu bir kasabalıdan, Harp Okulunu bitirmiş bir subayın bilgi alması olur mu hiç. Hem bu anasının gözü onbaşıya böyle bir koz vermek hiç mantıklı ve doğru bir iş değil. Beni diğer askerlere madara eder. Adayı çağırsam; hiç olmaz. Bir haftada kasabanın diline düşerim. Koskoca askerlik şube başkanı lüpcülüğü bilmiyormuş da ta köyünden bizim Memmed’i çağırmışta öğrenmiş demezler mi? İyisi mi sal dosyayı acemi birliğine, oradakiler düşünsün. Onlar sorsunlar.

Dosyası Memmet’ten önce gelir birliğine. Teslim olan askerimiz kepinin altında, postalının üstündedir artık. Tez zamanda temel eğitimi alarak, çavuş kursuna katılmak, usta birliğine ulaşmaktır hedef. Ancak Memmet’in dosyası kendisi kadar rahat ve kararlı değildir. Personel dairesi tarafından yapılan tasnif ve incelemede; sorumlu astsubay bizim lüpçüde takılmıştır yine. Bu konuların tecrübeli başçavuşunun aklı adam akıllı karışmıştır. Nedir bu lüpcülük? Bugüne kadar duymadığı, bilmediği bu esrarengiz meslek ne olabilir ki? Dosyada bir açıklama, alt bilgi olmadığına göre; bu mesleğin anlamı, askeri sevk eden şube tarafından demek ki biliniyordur. Eri çağırsam sorsam; olmaz. Bir köylüden bilgi öğrenmek, benim gibi yılların personelcisine yakışır mı? Dönüp şubeye hiç soramam. O kasabadan başka bir birlik görmemiş, süt çocuğu levazımcıya güldüremem kendimi. İyisi mi? Uğraşma, at dosyayı dolaba. Usta birliğindekiler çeksinler kaygısını. Onlar sorsunlar…

Düzenli eğitim, bol karavana sayesinde acemi birliğini daha gürbüz ve dinç bir bedenle bitirdi lüpçü. Pazıları kalınlaştı, rengi bronzlaştı. Sparta savaşçıları gibi usta ve uzman bir asker olarak, dağıtımda ülkenin en büyük ordusunun, en büyük kışlasına gönderildi. Tabi dosyasıyla birlikte. Mutad kurallar değişmeksizin uygulanıyordu askerlikte. Memmet’in dosyası yine personel dairesi başkanlığının masasının üstünde diğerlerinden ayrılmış olarak bekliyordu. Başkan bütün kaynaklara başvurup, eski listeleri tek tek incelemesine rağmen; lüpcülüğün nasıl bir meslek olduğunu öğrenememişti. Günlerdir gözüne uyku girmedi yılların kurt personelcisinin. Bir not düşülmeden, bir açıklama yapılmadan dosya bu aşamaya kadar gelebildiyse hem önceki yetkililerin hem de bu beyanını yapan erin, bu meslek hakkında net bilgileri vardı. Ama dönüp hiçbirine soramazdı. Kendi komutanına da bahsedemezdi bu muammadan. Bütün çareleri düşündü ama bir yol, bir çıkış bulamayınca; pes etti arayıştan. Koydu dosyayı Genel Kurmaya giden kolilerin içine; onlar sorsunlar diyerek kapattı konuyu.

Dosya bu sefer Memmet’siz ulaştı büyük karargâha. Tasnif ve dağıtımdan sonra, inceleme heyeti başkanı tek tek elden geçirmeye başladı sicilleri. Önemli bulduklarını, ilginç kimliklileri ayırarak devam ederken; lüpçünün dosyasına takıldı kaldı. O da ne? Ne ola ki bu lüpcülük? Sevk noktasından, acemi eğitim alanından, usta birliğinden dolaşıp gelen bu ilginç meslek hiç soruşturulmamış, hiç açıklama yapılmadan buraya kadar ulaşmıştı. Dosyayı inceleyen üç alt kademe daire yetkilerinin hepsinin de gözünden kaçmış olamazdı. Demek ki; bundan önce tarama yapan yetkililer, lüpcülüğn nasıl bir meslek, nasıl bir iş kolu olduğunu biliyorlardı. Koca ülkenin milyona yakın askeri personelinden, istihbarat ve insan kaynaklarından sorumlu olan kendisi bilmiyordu bu gizemli mesleğin içeriğini. Alt kademeye katiyen soramazdı. Bu mutad hiyerarşiye, ast üst ilişkisine ters bir durumdu. Ne yapacağını düşündü ve kararını iletti emir erine. İlgili asker Memmet bir sorumlu nezaretinde en kısa sürede huzuruna getirilecekti.

Usta asker Memmet bütün korkularına rağmen inanılmaz bir özgüvenle girdi komutanın odasına. Kısa künye takdiminden sonra, topuk selamının odayı dolduran tak sesiyle heykel gibi esas duruşta beklemeye başladı. Komutanın rahat ol ve otur komutuyla gevşeyen Memmet, bugüne kadar görmediği ve hayal edemeyeceği kadar büyük, yumuşak koltuklardan birine ilişti.

“Evladım sicil dosyanı incelerken, yoklama anında yazıcıya beyan ettiğin mesleğin çok dikkatimi çekti. Bundan önceki komutanlarından da soran oldu mu bilmiyorum ama ben gerçekten merak ettim. Nedir bu lüpcülük? Deyince; korkuları bir anda dağılan Memmet, boğazındaki tıkanmayı ve oluşan gıcığı temizleyerek başladı anlatmaya.

“Komutanım, Düldül’ün dibinden çağlayarak akan Cahan; bizim köye gelince teleme gibi olur. Durağanlaşır, durulur, sesi soluğu kesilir. Derin büvetlerin etrafında yüzyıllık çınarların, söğütlerin gölgesinde, ateşi kısılmış bir süt kazanı gibi devinir durur kendi kendine. Ben her sabah koyunlarımı sabah ezanından önce kaldırırım ağıldan. Yealim, ot inanılmaz bereketlidir Cahan kırağında. Havanın biraz sonra Cehennem gibi yanacağını bilen koyunlar, birbirleriyle amansız bir yarış halinde saldırılar taze sürgünlere. Gün kuşluk olunca koyunlarım kendiliğinden yataklanırlar o ulu ağaçların gölgesine. Dizlerini ıkmalarıyla başlarlar geviş getirmeye. Koyunları yataklayınca ben de açarım azık çıkınımı anam ne koyduysa elinizin artığı; orada yan gelip yaparım kahvaltımı. Uykum gelmezse sıkılırım. Koyunları yalnız bırakamayacağıma göre; bir dışlıksızlık çöker üstüme.

İşte benim lüpcülüğüm burada başlar. O kadar yuvarlak çakıl taşları vardır ki; gölgenin altında sayısı belirsiz! Her boydan seçtiğim bilye gibi taşları değişik hızda ve değişik derinliklere tek tek atarım. Hayatta severek yaptığım tek iş bu benim. O taşlar suya düştükçe; büyüklüklerine ve suyun derinliğine göre farklı tonlarda “lüp, lüüp, lüpp, lüüüppp…” diye çıkardıkları sesin hastasıyım. Çok hoşuma gider. Hangi büyüklükte taşın, hangi derinlikte nasıl bir ses çıkaracağını da benim kadar kimse tahmin edemez. En iyi yaptığım iştir diye; askerlik şubesinde bu nedenle “mesleğim lüpcülüktür. Ben lüpçüyüm” dedim diyerek bitirir izahını, ifadesini.

Memmet’i sabırla dinleyen külyutmaz komutan aldığı dersten o kadar etkilenmiştir ki; memleketine gidiş/dönüş süresi dışına olmak üzere, birliğine vardığı anda başlamak kaydıyla; on günlük izinle ödüllendirir usta lüpçüyü… Ve memleketin Harp Akademilerinde okuyanlar derslerini bir kez daha alırlar çarıklı erkandan!

 



Bu yazı 314 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI